Blog Logo

31 Ocak 2026

Hamnet (2025) Film İncelemesi (7 Dalda 2026 Oscar Adayı!)

 

2026'nın ilk yazısıyla herkese merhabalar! Bugün Hamnet'i konuşacağız. 

Başrollerinde Jessie Buckley ve Paul Mescal'in yer aldığı filmin yönetmen koltuğunda Oscar ödüllü Chloé Zhao oturuyor. Film Maggie O'Farrell'in aynı isimli romanından uyarlama. Filmin senaryosu yine Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell tarafından yazılmış.

Hamnet'in 2026 Oscar'larında En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere 7 adaylığı bulunuyor. 2026 Oscar Ödülleri 16 Mart'ta sahiplerini bulacak.

Yazı spoiler içerdiğinden, bu yazıyı filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ediyorum. Doğrudan yazının sonundaki Sonuç kısmını okuyabilirsiniz.

İyi okumalar! 


Konu ve Genel İzlenimler

Hamnet, William Shakespeare ve eşi Anne (filmde "Agnes") Hathaway'in ilişkilerini, aile yaşamını ve oğulları Hamnet'i kaybettikten sonra yas ile nasıl baş ettiklerini ya da daha doğrusu nasıl yasla ve kederle yaşamaya çalıştıklarını anlatıyor.

Paul Mescal ve Jessie Buckley gerçekten etkileyici performanslar sergiliyorlar. Filmi izlerken karakterlerin yas sürecinden birlikte geçiyor ve 16. yüzyılın sonları İngiltere'sini deneyimleme fırsatı buluyorsunuz. Ayrıca Hamnet'i canlandıran çocuk oyuncu Jacobi Jupe'un performansı da çok başarılıydı.

Beni filmin kendisinden daha çok heyecanlandıransa izlediklerimin ne kadar gerçekle örtüştüğüne dair duyduğum merak oldu. Sinema salonunda bile Hamnet hakkında bir yazı yazmak için sabırsızlanıyordum.

Hikaye Tarihle Örtüşüyor Mu?



Filmi izlerken durmadan bu gerçekten böyle mi acaba diye düşünüp durdum. Film tarihi kurgu kategorisinde. Yani tarihten ilham alsa da aslında kurgu.

Tarihçiler arasında Hamnet'in ölümünün Shakespeare'in hangi eserlerini etkilediği ya da ne derece etkilediği konusu tartışmalı. 

Film, Shakespeare'in ünlü eseri Hamlet'i oğlu Hamnet'in yasından esinlenerek yazdığı üzerine kurulu.

Tarihçiler Anne, William'dan yaşça büyük olduğu ve William eşi ve çocuklarından uzakta Londra'da yaşadığı için Shakespeare'in eşini sevmediğini düşünüyorlarmış. Hatta 1998 yapımı Shakespeare in Love filmi de Shakespeare'in, ailesi Stratford'dayken Londra'daki romantik kaçamaklarını anlatıyor. Ancak yakın zamanda keşfedilen bir mektup ikilinin Londra'dan 1600-1610 yılları arasında birlikte yaşadığını gösteriyor. Kaynak: 1, 2 (aşağıda)

Filmde Shakespeare'in ailesinden uzakta Londra'da yaşama sebebinin babasıyla olan sorunlu ilişkisi olduğunu görüyoruz. Agnes eşini Londra'ya taşınmak ve babasından uzaklaşmak konusunda destekliyor. Aslında Londra'ya deri eldiven satmak için giden, bir oyuncu grubuna kostüm konusunda destek sağlayan William Shakespeare bir oyun yazarı oluyor. Shakespeare'in kariyerinin parlamasıyla birlikte de ailesi daha Startford'ta daha büyük bir eve taşınıyorlar.

Filmde Shakespeare'in oğluyla yakın bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Shakespeare ailesini ziyarete geldiğinde, oğluna, "cesaretli ol ve annene, kardeşlerine göz kulak ol" öğüdünü veriyor. 11 yaşındaki Hamnet'in en büyük hayali babasının oyunlarından birinde oynamak. 

Filmde Judith ve Hamnet'in lenf bezlerinde şişlikler olduğunu ve ateşle kıvrandıklarını görüyoruz. Hamnet hasta ikiz kız kardeşi Judith'i korumak için cesaretli şekilde ikiziyle sembolik olarak yer değiştiriyor ve "ölümü kandırıyor".

Büyük ihtimalle hastalık kısmı doğru çünkü kesin olarak bilinemese de Hamnet'in de gerçekte hıyarcıklı (Bubonik) vebadan vefat ettiği düşünülüyor. Tabi ki kesin olmadığı için Hamnet'in ölümünün bir kazadan kaynaklanma ihtimali de var. Mesela 2018 yapımı All Is True filminde Hamnet suda boğularak hayatını kaybediyor. Kaynak 3 (aşağıda)


Peki Hamnet'in Ölümü Shakespeare'in Eserlerinde Nasıl Yer Buldu?



"Hamlet" kelime olarak "Hamnet"e oldukça benzediğinden ve oyundaki baba oğul ilişkisi sebebiyle uzmanlar Hamlet'te Shakespeare'in oğlu Hamlet için duyduğu yas ve özlemden esinlendiğini tahmin ediyorlar. Kaynak 3 (aşağıda)

Zaten filmde de Hamlet oyununu izleyen Agnes ve Shakespeare için bu oyunun bir çeşit Hamnet'e veda haline geldiğini görüyoruz. Kabulleniş ve uğurlanış...

Filmde ayrıca bir sahnede Shakespeare denize atlayıp atlamamak arasında gidip gelirken Hamlet oyunundan o ünlü dizelerini söylüyor: "Olmak ya da olmamak... işte bütün mesele bu". 

Uzmanlar Hamlet'teki bu sözlerin de yine Shakespeare'in kendi yasını yaşarken intihara meyilli duygular deneyimlemiş olmasından kaynaklanabileceğini de söylüyorlar. Yine Shakespeare'in Kral John oyununda da oğlunu kaybetmiş bir anne şöyle söylüyor: “Yanımda olmayan çocuğumun kederi kaplıyor her yanı.Kaynak 3 (aşağıda)
Hamnet'in ölümünün Shakespeare'in eserlerini tam olarak nasıl etkilediğini bilmek imkansız olsa da saydığım örneklerde görüldüğü üzere Shakespeare'in yaşadığı yas ve kederin eserlerini etkilemediğini düşünmek de imkansız.

Filme/Kitaba Özgü Dokunuşlar



Agnes hakkında çok sınırlı sayıda tarihi belge olduğundan, Agnes'in kişiliği konusunda yazarlar Maggie O'Farrell ve Chloé Zhao özgür davranabilmiş.

Filmde (ve anladığım kadarıyla kitapta da) Agnes bir orman cadısı. Agnes, Judith ve Hamnet hasta olduklarında onları çeşitli otlarla karışımlar yaparak tedavi etmeye çalışıyor ve Judith'i kurtarmayı başarıyor da.

Kendisi inançlı da değil, hatta Judith doğarken ölü doğduğunu düşündüklerinde kayınvalidesi Agnes'i Judith'in cennete gittiğini söyleyerek teselli ettiğinde “Annemin öldüğü gece kendi kendime bir yemin ettim: Kilisene gideceğim ama tek bir söz bile etmeyeceğim.”. diyor.

Agnes'in şahinleri eğittiğini, insanların ellerine dokunarak bazı şeyler gördüğünü ve gelecekten imgeler gördüğünü görüyoruz.

Büyük ihtimalle şahin ya şahini eğitme imgesi onun ipe sapa gelmez, vahşi ruhunu sevdikleri için kontrol altına aldığını simgeliyor. 

Shakespeare'le ilk tanıştıklarında onun eline dokununca okyanusları, mağaraları, keşfedilmemiş ülkeleri gördüğünü söyleyen Agnes, oğullarının ölümünden sonra Shakespeare'in onu yalnız bıraktığından yakınırken onun elini tekrar elini tuttuğunda bu sefer hiçbir şey görmediğini söylüyor.

Ayrıca Agnes doğadan esinlenerek tahminlerde bulunuyor ve Judith ve Hamnet doğarken taşan nehir, evlerine, doğum yaptığı odaya ulaştığında bunun kötü bir işaret olduğunu da söylüyor.

Nitekim gelecekten bahsederken kendisini hep ölüm yatağında iki çocukla gördüğünü bu yüzden ikinci doğumunda ikiz doğurunca bir şeylerden şüphelendiğini görüyoruz. Hatta nerdeyse ölü doğan Judith'i zayıf görerek hep onu korumaya çalıştığını izliyoruz ama darbe beklemediği yerden geliyor.

Bence Agnes'e böyle bir kişilik vermek filmi görsel açıdan zenginleştirmiş ve aslında Shakespeare ve Agnes'in ilişkisine de farklı, feminist bir yorum katmış. Shakespeare eşini sevmediği için Londra'da bir yaşam sürmüyor. İkisi de farklı hayatlar yaşasa da bir araya geldiklerinde aşkları güçlü bir çift. İkisi de bağımsız ruhlar...

Sonuç

Hamnet'i görsel olarak ve oyunculuklar bakımından oldukça beğendim. 2026 Oscar Ödüllerinden hangi ödüllerle döner bilemiyorum. En İyi Film ödülü açısından şahsen ben izlediklerim arasında Bugonia ya da One Battle After Another'ı daha kuvvetli buluyorum (diğer adayları henüz izlemedim). Ama bence Orta Çağ sonları İngiltere'sine ışınlanmak ve iyi bir tarihi kurgu izlemek isterseniz Hamnet mükemmel bir seçim. Şimdiden iyi seyirler dilerim!

Kaynaklar


Tarihi Referanslar

  1. Vikipedi, "Hamnet Shakespeare", Erişim tarihi: 31 Ocak 2026, <https://en.wikipedia.org/wiki/Hamnet_Shakespeare>
  2. CNN, Lianne Kolirin and Rosa Rahimi, "Shakespeare didn’t abandon his wife in Stratford, letter suggests", Erişim tarihi: 31 Ocak 2026, <https://edition.cnn.com/2025/04/24/uk/shakespeare-anne-hathaway-letter-discovery-intl-scli>
  3. National Geographic, Parissa DJangi, "What historians have pieced together about the real Hamnet Shakespeare", Erişim tarihi: 31 Ocak 2026, <https://www.nationalgeographic.com/history/article/hamnet-william-shakespeare-son-death>

Görseller

  • İlk kolaj soldaki fotoğraf: Fine Art Images/Getty Images (https://edition.cnn.com/2025/04/24/uk/shakespeare-anne-hathaway-letter-discovery-intl-scli)
  • İlk kolaj sağdaki fotoğraf: Agata Grzybowska, 2025 FOCUS FEATURES LLC. (Google Görsel Arama)
  • İkinci kolaj soldaki fotoğraf: history_docu_photo / Alamy Stock Photo (https://www.nationalgeographic.com/history/article/hamnet-william-shakespeare-son-death)
  • İkinci kolaj sağ üst fotoğraf: FOCUS FEATURES LLC - https://www.cbc.ca/news/entertainment/hamnet-review-9.7012731
  • İkinci kolaj sağ alt fotoğraf: FOCUS FEATURES LLC - https://www.volkskrant.nl/films/hamnet-de-shakespeare-film-van-chloe-zhao-neigt-ernstig-naar-kitsch-maar-dan-volgt-een-subliem-slot~b0dd76a3/?referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com%2F
  • Üçüncü kolaj üstteki fotoğraf: Google Arama- https://www.cassidycash.com/is-hamlet-a-christmas-play/
  • Üçüncü kolaj alttaki fotoğraf:Agata Grzybowska / © 2025 Focus Features LLC
  • Son fotoğraf: Agata Grzybowska/2025 Focus Features LLC
Devamını oku

27 Aralık 2025

2025'te İzlediklerim ve 2025'in En İyileri!

Merhabalar! Kafka'dan Mektuplar'ı uzun süredir ihmal ettiğimi biliyorum. Ara sıra tek tük yazı eklesem de aktif şekilde yazı yazmayı ben de çok özlüyorum. Sık yazı yazdığım zamanlar, bir yandan izlediğim fimlerin kaydını tutmayı, diğer yandan da ilerde dönüp bakınca o filmi izlediğimde ne düşündüğümü görmeyi seviyordum. Bu yazı biraz da onun için aslında. Hem blogu diriltmek hem de 2025'te izlediklerime dönüp bir bakmak için...

2025'te birçok dizi ve film izleme fırsatı buldum. Bazılarını çok beğendim ve 2025'te izlediklerim hakkında bir yazı yazmaya karar verince hiç düşünmeden onları listeye ekledim. Bazılarıysa maalesef çok iz bırakmamıştı. O yüzden bir dedektif gibi online platformlardaki izleme geçmişimden ya da epostamdaki bilet pdflerinden bulmaya çalıştım.

Film ve dizileri olabildiğince kronolojik olarak sıralamaya çalıştım. En çok beğendiğim eserleri ise yazının sonunda listeledim. Ancak 2025'e elveda yazısının ruhuna uygun olması açısından, "2025'in En İyileri" kısmı için benim 2025'te izlediğim ama aslında önceden yayımlanan filmleri/dizileri değil de 2025'te yayımlananları seçtim. Diziler açısındansa ya tüm bölümleri ya da sezonu 2025'te tamamlanmış olanlar arasından seçtim. Yani aslında çok beğendiğim halde eski bir film ya da diziyse ya da 2025'te sadece ilk birkaç bölümü yayımlandıysa onları En İyiler listesine dahil etmedim.

Umarım bu yazı "ne izlesem" diye düşünenlere fikir olur. Keyifli okumalar!

Filmler

2025'te Premier Yapanlar 




The Brutalist farklı ülkelerde farklı tarihlerde vizyona girmiş. Ben Lahey'de Filmhuis'ta 2025'in başında izlediğim için bu listeye koyuyorum. Brutalist'i çok beğendim. Ancak izlemek isteyenleri uyarayım: izlemesi kolay bir film değil. Oldukça karanlık temaları olan ve bazı yerlerde rahatsız edici olabilecek bir film. Göç öyküsünü bir yolculuk gibi anlatıyor: yoksulluk, ihanet, hem senden önce göç eden memleketlilerinin hem de göç ettiğin ülkenin insanlarının senin küçük görmesi ve onlarca engelin sonunda gelen başarı. Bu yolcululuğun bir sanatçının sanatına nası ilham olduğunu anlatan bir film Brutalist. Adrien Brody'nin bu filmle En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanması şaşırtıcı değil. 

 

Maalesef Materialist'i sevemedim. Acaba eski Türk filmlerinin klasik konularından biri olduğu için mi bilmiyorum ama para mı yoksa aşk mı ikilemi benim için yeni ya da ilgi çekici bir konu değil. Sanıyorum Batı dünyasında çok ele alınan bir konu değil. O yüzden belki de Güney Koreli Celine Song'un yazıp yönettiği Materialists hak ettiğinden daha fazla ilgi gördü ve beğenildi. Tabi Pedro Pascal, Dakota Johnson ve Chris Evans gibi popüler oyuncuların başrolde oluşu da bu ilginin sebebi olabilir. 


One Battle After Another'ı çok sevdim. Esprili bir dille riskli konuları ele alıyor: siyah/beyaz çatışması, ırkçılık, silahlı aktivizm... Kaliteli oyunculuklar ve akıcı olay örgüsüyle, One Battle After Another bu seneki favori filmlerinden oldu!



Yorgos Lanthimos ve Emma Stone iş birliği beni yine şaşırtmadı. Genelde bu ikilinin filmlerini beğeniyorum: Poor Things ve The Favourite bunlara örnek. Bugonia herkesin seveceği bir film değil. Ama Yorgos Lanthimos'un tarzını seviyorsanız ve kendinizi biraz rahatsız hissetmeye hazırsanız bence Bugonia'ya bir şans verebilirsiniz. Bence genel olarak komplo teorileri, dezenformasyon ve şirketler üzerine başarılı bir eleştiri. Bugonia 2003 yapımı bir Kore filmi olan Save the Green Planet!'in uyarlaması imiş. Henüz orijinalini izlemeye fırsat bulamadım. Eğer izlediyseniz, yorumlarda Bugonia'yı mı yoksa Kore versiyonunu mu daha çok beğendiğinizi paylaşırsanız sevinirim.

Sonradan İzlediklerim



1998 yapımı Big Lebowski'yi bu sene izleme fırsatı buldum. Çok yüksek puanlı bir klasik ama şahsen ben absürt komedisini sevemedim. 



Açıkçası bu blogda 2016 yılından bir yazıda bu filmden bahsediliyor. O zamanlar film-dizi incelemelerine ek olarak kültür sanat haberlerini çeviriyordum. Tarantino'nun yazdığı en iyi karakterin Lando olduğunu söylediğini yazmışım. 2025'in son günlerinde, sonunda, bu filmi izleme fırsatı buldum (benim ayıbım) ve gerçekten çok sevdim. Nazi tarihini yeniden yazan esprili bir Tarantino klasiği. Şimdiden iyi seyirler!

Diziler

2025'te Premier Yapanlar 




Silo çok severek izlediğim bir dizi oldu. Distopik bir gelecekte geçen Silo, bizleri toplum sözleşmesi, hukuk kurallarının meşruiyeti, güçler ayrılığı ve demokrasi gibi pek çok tema üzerine düşündürtüyor. Yeni sezonunu merakla beklediğim dizilerden.



Bu sene beni en çok etkileyen eserlerden biri Adolescense. Tüyleri diken diken eden bu mini dizi suça sürüklenen çocuk, adalet, suç ve cezanın şahsiliği, incel hareketi gibi konuları ele alıyor. Başroldeki Owen Cooper'ın oyunculuğu takdire şayan. 

Apple Cider Vinegar (2025)

 
Apple Cider Vinegar gerçek hayat öyküsünden esinlenen bir mini dizi. Belle Gibson isimli Avustralyalı dolandırıcı influencer'ın hikayesi. Sonuna kadar izlesem de maalesef Apple Cider Vinegar bu seneki en iyi diziler listeme giremedi. Eğer gerçek hayat uyarlamalarını seviyorsanız hoşunuza gidebilir.


Bu senenin en iyi komedi dizilerinden biri Studio. Kendine özgü çekim tarzı ve esprileriyle Studio'yu ben gerçekten çok beğendim. Hollywood'un arka planında neler döndüğünü espri bir dille anlatan ve Seth Rogen'ın başrolde olduğu Studio bu seneki favorilerimden!


Sanki tam olacakmış da olamamış gibi bir dizi oldu Too Much benim için. Bence çok dağınık bir anlatım biçimi vardı. Andrew Scott ve Naomi Watts gibi büyük isimleri konuk oyuncu olarak izlemek ilginçti. Megan Stalter'ı Hacks'te yan rolde izledikten sonra başrol olarak görmek de beni şaşırttı. Bence konusu aslında umut vaat eden ama maalesef potansiyelini boşa harcamış bir dizi Too Much.



Kız arkadaş - kayınvalide çatışmasına İngiltere'nin sınıf çatışması arka planda eşlik ediyor. Bence her ne kadar bir başyapıt olmasa da izlemesi keyifli bir diziydi.



İrem Sak'ın modern bir kadının işyerinde, ikili ilişkilerde ve genel olarak Türkiye'de var olma mücadelesini ele alan dizisini severek izledim. Baş karakter Pınar'ın, Anadolu'lu bir aileden geldiği halde, okumuş ve iş hayatında belli bir yere gelmiş, seküler, biraz işkolik ve güçlü bir kadın olarak ataerkil ve gün geçtikte çürüyen bir toplumda kendini var etmeye çalışırken yaşadığı problemleri izliyoruz. Her ne kadar en iyi diziler arasına giremese de severek izledim. 

Bir modern kadından diğerine... Bence I Love LA, And Just Like That'ten katbekat daha iyi bir Sex and the City! Rachel Sennott'ın I Love LA'ini beklediğimden çok daha fazla sevdim. Kusurları olan gri bir başrol izliyoruz, dağınık ama hırslı. Bu yönden Carrie'yi andırıyor. Her ne kadar bazı noktalarda daha iyi olabilirdi diye düşünsem de bence umut vaat eden bir dizi, I Love LA. Bence öyle bir yerde ki şu an ya ikinci sezonunda yeni bir klasik olacak ya da silinip gidecek.


Konusu çok ilginç olan ve sırf gizemini çözmek için izlemeye devam ettiğim bir dizi Pluribus. Aksini düşünecekler olacaktır ama şahsen ben çok beğenerek, etkilenerek izlemiyorum bu diziyi. Sırf merakımdan devam ediyorum. Başkarakter gerçekten çok itici. Yeni bölümleri fikrimi geriye dönük olarak değiştirme potansiyeline sahip. O yüzden bekleyip görelim. Konusu izleyiciyi felsefi sorgulamalara götürüyor: bireysellik ve toplum, yalnızlık, mutluluk, hedonizm ve hayatın anlamı üzerine düşündürücü bir dizi.

Yeni Bölümleri 2025'te Yayımlananlar 




Severance hakkında yazdığım ayrıntılı bir yazı zaten blogda mevcut. Bence çok başarılı bir kurumsal eleştiri Severance. Yeni sezonunu merakla bekliyorum ve umuyorum ki bazı şeyleri açıklarken mahvetmezler.

The White Lotus (3. Sezon — 2025)


White Lotus'un üçüncü sezonunu ben çok sevmedim açıkçası. White Lotus genel olarak benim için izlemesi keyifli ama asla doruk noktasına ulaşamayan bir dizi. 



İlk sezonunu ikinci sezonundan daha çok sevmekle birlikte bence genel olarak izlemesi keyifli bir dizi. Aynı isimli ünlü oyundan uyarlama. Dünyanın sonu temalı bilim kurgu hikayelerini seviyorsanız, tavsiye ederim.


 
Eğer tatlı kısa bir komedi dizisi arıyorsanız Platonic'i kesinlikle tavsiye ederim. Kadın erkek arkadaşlığı hakkında bir komedi dizisi.



Genel olarak sevdiğim bir polisiye hikayesi Slow Horses. Gary Oldman'ın canlandırdığı anti-hero başkarakter liderliğinde beceriksiz, sürülmüş ajanların İngiliz istihbaratının çözemediği dosyaları çözüşünü izliyoruz. Son sezonu benim en az keyif aldığım sezon oldu, maalesef. Yine de İngiliz komedisi ve polisiye severler için keyifli bir öneri Slow Horses.


Fallout'ın ikinci sezonu daha yeni yayımlanmaya başladı. Şimdilik daha ilk iki bölümünü izledim. Benim severek izlediğim bir dizi, yine aynı isimli bilgisayar oyunundan uyarlama. The Last of Us gibi bilgisayar oyunu ile birebir devam etmiyor. Sadece aynı evrende geçiyor. Yani oyunu oynayanlar için de yeni bir öykü Fallout dizisi. İlk sezonunu zaten çok beğenmiştim. İkinci sezonunun da ilk iki bölümünü severek izledim. Yine dünyanın sonu, şirketler ve insan doğası hakkında etik sorgulamalar yaptıran bir dizi Fallout.

Sonradan Keşfettiklerim/Yeniden İzlediklerim




Blogda Succession hakkında bir inceleme yazısı bulunuyor. Bu sene baştan sona yeniden izledim. Benim için gerçek bir başyapıt. Murdoch ailesinden esinlenen Succession, büyük medya imparatoru Logan Roy'un veliahtı olarak kimi ve nasıl seçtiğini anlatıyor. Hırslı ama sevgiye muhtaç çocuklar, ruhsuz kurumsal dünya ve şirketlerin elinde oyuncak siyaset. Bana kalırsa, baştan sona kusursuz bir dizi Succession. Şimdiden iyi seyirler!

Shrinking (2023-)


Tatlı, pozitif, umut veren bir aile dizisi. Çok severek izledim. Mental sağlık bir labirent. Bazen terapistlerin de terapiye ihtiyacı olabilir. Bu tatlı dizi bize farklı yaşlardan ve arkaplanlardan oluşan bir arkadaş grubunun insan olmanın getirdiği sorunlarla nası başa çıktığını anlatıyor. Tatlı bir komedi arıyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. 

Trying (2020-)


Çok tatlı başlayan ama maalesef dördüncü sezonunu bitiremediğim bir dizi Trying. Bence özellikle ilk iki sezonu inanılmaz keyifli. Evlat edinmeye çalışan genç bir çiftin yaşadıklarını izliyoruz. İngiltere'deki evlat edinme sisteminin aşamalarını izlerken diğer yandan da çiftin arkadaş grubundaki ya da ailesindeki çeşitli hayatın içinden gelişmelere tanık oluyoruz. Dördüncü sezon bana ilk üç sezonun yapay zeka tarafından yeni katılan karakterlerle yeniden yazılmış bir versiyonu gibi geldiği için maalesef katlanamadım. Sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum!

Ted Lasso (2020-)


İyi hissettiren bir dizi Ted Lasso. Ted Lasso, yeni bir koç ile kaderi değişen başarısız spor takımı filmlerini andıran konusunun yanında mental sağlık, Amerikan ve İngiliz kültürü arasındaki farklılıklar gibi farklı temalara da değiniyor. Tatlı bir komedi dizisi arıyorsanız, kesinlikle tavsiye ederim.

2025'in En İyileri 

Sıra geldi 2025'in en iyilerine! 

Filmler


Sonuna kadar okuduğunuz için teşekkürler! 

Umarım 2026'da hem daha çok film/dizi izleyebilme hem de bunlar hakkında inceleme yazısı yazma fırsatı bulabilirim. 

Yeni yılda yeni yeni yazılarla görüşmek dileğiyle! Mutlu seneler! 
Devamını oku

12 Ocak 2025

Kurumsal Bir Cehennem: Severance (1. Sezon İnceleme)

 


Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir dizi beni çok etkiledi. Bu dizi Apple TV+'ın Severance dizisi. Dizinin başrollerinde Adam Scott, Zach Cherry ve Britt Lower bulunuyor. Dizinin yaratıcısı Dan Erickson. Yönetmenlerinden biri ise, tanıdık bir isim, eski oyuncu Ben Stiller

İlk sezonu 2022'de yayımlanan dizinin ikinci sezonu 17 Ocak 2025'te yayımlanacak. İkinci sezon tarihi bu kadar yakınken, gelin, ilk sezon üzerine konuşalım. Yazı, dizi keyfinizi kaçıracak bilgiler (spoiler) barındırıyor. Henüz izlemediyseniz, ilk sezonu bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim.



Konu

Lumon isimli şirket çalışanları "severance" ("ayırma") isimli tıbbi bir prosedür geçirerek iş ve özel hayat anılarını birbirinden tamamen ayırıyor. Departman lideri Mark böyle bir yaşam sürerken, mesai saatleri dışında bir iş arkadaşının onu ziyaret etmesi ile işler değişiyor. 

İş - Yaşam Dengesi


İş-yaşam dengesi, COVID ile hayatımıza giren, çoğu insanın dilinde olan, LinkedIn fenomenlerinin hakkında sayısız içerik oluşturduğu bir kavram. Düşünsenize, işi işte bıraktığınız, mesai saatleri dışında epostalarınızı kontrol etmeden sevdiklerinizle huzurlu bir hayat geçirdiğiniz, belki bu vakti hobilere ayırdığınız bir yaşam. Ardından Pazartesi geldiğinde, yeniden ofise, işlerinize dönüyorsunuz. Mesela, ofisteki bu kişiliğinize "Innie" (İçerideki) desek. Cuma akşamı mesai saatleri bitince başlayan hayatınızı yaşayan kişiliğinize de "Outie" (Dışarıdaki). Buraya kadar tedirgin edici bir durum yok. Aksine, "Ne güzel! İş hayatı ayrı, yaşam ayrı" diye düşünebilirsiniz. Ancak, Severance evreninde Innie ve Outie kişilikleri birbirinden kesin şekilde ayrılmış. 

Lumon isimli şirket, çalışanlarının beynine bir çip yerleştirerek hatıralarını ikiye bölüyor. Bu kişiler mesai saatleri dışında ofis yaşamlarına dair hiçbir şey hatırlamıyorlar. Tersi de geçerli. Yani, ofisteki kişiliğiniz (Innie) sizin iş dışındaki hayatınız hakkında hiçbir şey bilmiyor. Evli misiniz, çocuğunuz var mı, hangi partiye oy verirsiniz, nasıl bir eviniz var, haftasonlarınız nasıl geçiyor... Innie'niz Outie'niz hakkında hiçbir şey bilmiyor. Outiniz de Innie'niz hakkında...

Outie - Innie: Aynı Kişi Mi?


Aslında iş hayatında özel hayatımız hakkında bilgi vermemek, aileden, siyasi görüşlerden bahsetmemek, haftasonun nasıl geçti sorusuna jenerik bir yanıt vermek bize tavsiye edilen bir şey. Ama gerçekten ofis kişiliğiniz özel hayatınızdaki kişiliğinizden bu kadar kesin çizgilerle ayrılabilir mi? Severance aslında sembolik olarak bunu sorguluyor.

Karakterlerden Helly R.'ın ofisteki personası, ofisten nefret edip defalarca istifa etmeye çalışsa da - hatta hiçbir çabası sonuç vermeyince intihar etmeye kalkışsa da - işten bir türlü ayrılamıyor.

Innie'lerin istifa talepleri outie'lere gönderiliyor. Innie'ler ancak outie'leri izin verirse işten ayrılabiliyorlar. Innie Helly R.'ın outie'si onun bir insan olmadığını söylüyor. Yine başka bir sahnede, Petey'in reintegration (yeniden entegrasyon) prosedürünü gerçekleştiren doktor, Mark'ın outie'sine innie'si hakkında "Onu dünyaya getirirken ondan izin almadın." diyor.

İstifa eden ya da emekli olabilen innie'ler için ise bu durum bir çeşit ölüm anlamına geliyor. Bu kişilerin ofis personası sonsuza kadar yok oluyor. Kapitalist toplumda, hayatı tamamen işinden oluşan bir işkolik için de emekli olmak, artık hayatı anlamlı kılan bir şey kalmadığı anlamına gelebilir. Aslında Severance'ın dünyası o kadar da gerçekten uzak olmayabilir. 

Yine sembolik olarak, Severance, iş personalarımızın ne kadar insan kaldığını sorguluyor olabilir mi?Kapitalizmin yarattığı kurumsal/beyaz yakalı işçi ile özel hayatında çocukları ile vakit geçiren bir baba aynı kişi mi? İş dışında punk müzik aşığı biri ofiste takım elbiseli uysal bir çalışansa, mesela, bu iki kişiye aynı kişi diyebilir miyiz? Yeri gelmişken yine bu konuyu irdeleyen bir Türk dizisi tavsiye edeyim: Uysallar.

Hiçbir özel hayatı, iş dışında bir yaşamı olmayan bir şirket çalışanı o şirketin lehine midir?

Ofiste patronunuzun komik olmayan şakalarına gülerken, sıkıcı iş arkadaşınızın haftasonun nası geçtiğine dair olan öyküsünü dinlerken aslında hepimiz olduğumuzdan farklı davranıyoruz. Yine de iş harici yaptığımız aktiviteler, enerjimizi, motivasyonumuzu arttırıyor olabilir. Belki ev almak için para biriktirmek, aile sorumlulukları ya da sosyal yaşamda prestijli görünme isteği gibi mesai harici yaşamımızla ilgili hayallerimiz kendini iş hayatında yükselme motivasyonu olarak kendini gösterebilir.

Severance'ın iş ve yaşamı birbirinden kesin çizgilerle ayırdığı bu dünyada iş dışında hiçbir fikri, anısı olmayan bir çalışan şirkete gerçekten ne kadar fayda sağlayabilir?

Son olarak, sevdiğim bir detay da günlük hayatında kayınbiraderini küçümseyen, yazdığı kitapları okumayan Mark'ın iş personasının kayınbiraderinin yazdığı kitabı ofiste bulunca ona adeta bir tanrı gibi tapmaya başlaması oldu. Aslında innie Mark'ın hayatı öyle basit ki kayınbiraderinin orijinal olmayan fikirleri bile onun dünyasını biraz olsun renklendirmeye ve merakını pekiştirmeye yetiyor.

Kurumsallık doğal olmayabilir mi?


Yeni bir işe başladığınızda, çevrimiçi toplantılarla şirketin diğer çalışanlarına tanıştırıldığınızda sizden kendinizi kısaca tanıtmanız ve kendiniz hakkında eğlenceli bir şey (fun fact) söylemeniz istenir.  Severance evreninde iş dışında bir hayatı olmayan innie'lere bu sorulduğunda, doğal olarak, söyleyecek bir şey bulmaları inanılmaz zor oluyor. Aslında bu işkolik iş arkadaşları için de geçerli. Genelde iş harici aktiviteleri olmayan iş arkadaşlarının fun fact'i hiç de eğlenceli olmuyor.

Özel günlerde ya da departmanın bütçesi elverdiğinde zaman zaman yapılan takım kurma aktiviteleri de aslında dışardan bakıldığında distopik görünebilir. Tek sohbetleri ofis kahve makinesi sırası beklerken edilen havadan sudan muhabbet olan yetişkin insanların birlikte top oynaması oldukça komik aslında. Severance bunu biraz da abartarak ve steril ofis ortamında, ofis harici hiçbir anısı olmayan innielere yaptırdığında biraz olsun dışardan bakabiliyoruz belki de.

Zach Cherry'nin canlandırdığı Dylan G. sürekli çalışarak departman için konulan kotaya ulaşmaya çalışıyor. Onun en büyük motivasyonu ise "perks" (ofis ayrıcalıkları). Lumon'un sunduğu ofis ayrıcalıklarından ilk sezonda gördüklerimiz ise bir parmak tuzağı oyuncağı, dans partisi, yumurta barı, ışıklı bir biblo ya da waffle partisi idi. Bu da zaman zaman yapılan "office drinks" etkinliğini hatırlattı bana.

Dizinin ana karakterleri "Macro Data Refinement" (Makro Veri İyileştirme) departmanında çalışıyorlar. Onları eski model bir masaüstünde anlamsız sayı dizilerini incelerken görüyoruz. Şirket gizlilik amacıyla birtakım veriyi sayı olarak kodlamış ve ana karakterlerimiz de bu sayıların ne anlama geldiğini bilmeden, sayı dizilerini inceleyip "korkunç" görünen sayı dizilerini siliyorlar. Bu süreçte hangi tip verilerden kurtulduklarını ne karakterler ne de seyirci biliyor. Bu durum da ne iş yaptığını tam bilmeyen ya da açıklayamayan kişileri hatırlattı bana. Mesela Chandler Bing'in ne iş yaptığı Friends'te sık sık yapılan bir şaka. Dev bir şirkette çalışan ve koskoca bir makinenin küçük bir dişlisinden sorumlu olan biri ne iş yaptığını, büyük resmi göremediğinden, anlayamıyor olabilir.

Sonuç



Aslında Severance'ın beni bu kadar etkilemesinin sebebi o sembolik anlatımında kurumsal ofis yaşamından pek çok tanıdık şey bulmuş olmam. İzlediğim bir röportajda dizinin yaratıcısı Dan Erickson, senaryo fikrini çalıştığı geçici işlerin öğle arasında bulduğunu söylüyor. O işlerde çalışırken keşke bu sekiz saat hızlıca geçse diye düşünürmüş ve Severance fikrini de böyle bulmuş. 

Sezon finalinde ana karakterlerin outie yaşamına bir göz atmış olduk. Özellikle Helly R.'ın outie hikayesi beni gerçekten şaşırttı. Onun ofisten mutlu fotoğrafları ile ofis hayatının gerçekliği arasındaki tezat tüylerimi diken diken etti. 

Birinci sezonda tohumları ekilen pek çok gizem var. Mesela keçilerin olduğu odanın anlamı neydi, Gemma ve Ms. Casey arasındaki bağlantı ne, Ms Cobel/Ms Selvig aslında kim... İkinci sezonu sabırsızlıkla bekliyorum! 
Devamını oku

24 Eylül 2024

Industry: 3. Sezon 7. Bölüm "Useful Idiot" İncelemesi (Spoiler İçerir)


4,5 yıl sonra bana yazı yazdıran bir diziden, Industry'den bahsedeceğim sizlere bugün. Aslında ilk sezonu beni çok etkilemese de ilerledikçe, başarılı senaryosu, oyunculukları ve çekimi ile ağzımı açıkta bırakan bir dizi oldu. Aslında üçüncü sezon 8. bölümde final yapacak ancak 7. bölüm o kadar başarılıydı ki bu yazıyı tamamen ona ayırmaya karar verdim. Yazı tamamen spoiler ile dolu olacak, şimdiden uyarayım. 

Industry, ilk sezonunda, Pierpoint isimli bankanın Londra'daki şubesinde yatırım bankacısı olarak çalışan yeni mezunların yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Yatırım bankacılığı endüstrisindeki yoğun iş temposunu, iş ve yaşam dengesinin olmayışını, yüksek risk iştahı ve onun getirdiği kazançları ya da bazen kayıpları, henüz ahlaki pusulaları bozulmamış genç mezunların gözünden izliyoruz. Tabi ki her karakter temsil ettiği sosyal sınıfın getirdiği özelliklere ve çeşitli ahlaki bozulmalara sahip. Bir yandan da bu köklü bankadaki kıdemli çalışanların başına gelenleri izliyoruz. 

Aslında her sezonda büyük bir skandal oluyor, ölüm gibi. Ancak bu endüstride günlük hayatta yaşananlar o denli olaylı ki büyük skandal aslında diğerlerinin arasında silinip gidiyor. Sezonlar ilerledikçe karakterler ve ahlaki sınavları da büyüyor. Dizi aslında yatırım bankacılığının ya da trading endüstrisinin büyük risk alıp büyük kazanma hissini oldukça iyi veriyor. Diziyi izlerken karakterlerin büyük bir kumar oynadığını hissederek izliyorsunuz. Kaybetme korkusu, kaybedince hissedilen yüksekten düşme hissi ama aynı zamanda kazanmanın verdiği, geçmişte olan başarısızlıkları bir anda unutturan o büyük haz... 

Üçüncü sezon 7. bölümde Pierpoint'in 150. yıl dönümünde yaşananları izliyoruz. Kutlamalar, Pierpoint'in ESG (Çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim) şirketlerinin hisselerini olduğundan daha değerli göstermesi ve sonunda sahip olduğu hisselerin değer kaybetmesi ile iflasın eşiğinde olmasının gölgesinde geçiyor. Aslında Pierpoint'in 150. yılı kutlama gecesi "Tamam veya Devam" gecesi oluyor. 

Bölümün başkarakterleri Eric Tao (Ken Leung) ve Bill Adler (Trevor White). Yine, büyük bir ihanete tanık olduk Industry'de. Eric, sadece kendisinin bildiği bir sır olan Bill'in beyin tümörünü komitenin önünde açık ederek, Bill'i tamamen hikayeden sildi ve Pierpoint'in kurtuluşunda başrolü oynadı. Bölümün ismi "Useful Idiot" yani "Yararlı Aptal". Wilhelmina (Georgina Rich), Eric'i Bill'i frenlemede yararlı olacak bir aptal olarak değerlendirirken, en sonunda o "aptal" gerçekten yararlı olup Pierpoint'i kurtarıyor. 

Industry'de beni en çok etkileyen şey, her bölümün bir, hatta bazen birden fazla ahlaki ikilemi konu alması. 

Aslında beyin tümörü olan birinin Pierpoint kadar büyük bir bankada yönetici pozisyonunda olması yanlış. Ancak sırf beyin tümörü var diye bankanın umarsızca aldığı kararların günah keçisi olması da yanlış. Üstelik bu sırrın en güvendiği kişi tarafından bir oyunla ortaya çıkarılması da ayrı bir mesele.

Yine bu sezonun ana teması olan ESG de bir ikilem. Aslında gezegenimize karşı en büyük tehdit olan küresel ısınmaya karşı önlem almak, bu alanda çalışan şirketleri desteklemek güzel bir girişim. Peki ya bu şirketler sadece umut tacirliği yapıyorsa?

Yasmin'in (Marisa Abela) hikayesi de pek çok yönden büyük bir ahlaki sınav. Yıllarca babası tarafından objeleştirilmiş (hatta cinsel tacize uğramış bile denebilir) bir kadının, bulundukları yattan kendi isteğiyle suya atlayan ve ardından pişman olup yardım isteyen babasını kurtarmaması, kurtarmak için hiçbir çaba göstermemesi durumunda, kime hak vermeli? 

Yine Yasmin'in hikayesinin bir parçası olarak: babasının zimmete para geçirme suçunu üstlenmesini bekleyen şirketin aslında durumun farkında olduğunu gösteren kayıtları paylaşmalı mı? Bu kayıtlar mağdur olan pek çok kadını kamuoyunun gözüne sokacak ve aslında para ile sustukları için kötü gösterecekse bile... 

Bu bölüm beni oldukça etkileyen repliklere sahipti. Özellikle Pierpoint can çekişirken bir toplantı odasına doluşan ve Pierpoint yöneticilerinden oluşan komite üyeleri arasında geçen diyaloglar endüstrinin acımasızlığını ve iki yüzlülüğünü göstermede ve ahlaki problemlerini ortaya çıkarmada çok başarılıydı. Birkaç tanesini izlerken not ettim: 

Mesela Eric, bölümün başlarında Bill'e ithafen "Tapınağımıza bir silah doğrultuldu diye onların ruhumuzu satmasına izin vermeyelim." diyor ancak dizinin sonunda Pierpoint'in öve öve bitiremediği 150 yıllık tarihini, ruhunu hiç ederek, "Körfez"den gelen yatırım ile bankayı kurtarıyor.

2008 krizi hakkında konuşulurken "Manevi zarar hiçbir şey. Kimse umursamayacak." deniliyor. Yine Pierpoint'in Barclays tarafından devralınması söz konusu olunca, Bill, sırf devralmayı engellemek için, 45.000 çalışana ne olacağını soruyor. Halbuki, kimse işten çıkarılacak çalışanları ya da bu hisse değerlemesi sebebiyle mağdur olan, sözde "sürdürebilir enerji"ye geçip soğukta kalanları önemsemiyor.

ESG açılımının en büyük savunucusu olan Wilhelmina, komite arasında geçen konuşmalarda "Realpolitik* vakti gelmiş olabilir." dediğinde Bill, haklı olarak, "Madam ESG mi bunu söylüyor? Sanırım ahlaki değerler acil durumda gerçekten esnekleşiyor." diyor.

*Realpolitik, herhangi bir ideale veya kurama bağlanmaksızın tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlayarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca terimdir. Kaynak: Vikipedi

Diğer sevdiğim bir diyalog da şu oldu:

"Yani, biz sadece başkalarının hırslarının insafına kalmış durumdayız?"
"Hep öyle değil midir zaten?"

Yine oldukça etkileyici bir sahne de Eric, Pierpoint'in 150 senelik tarihinden bahsedince, "Nostalji sadece bir şeyler satmak için işe yarar. Bana elle tutulur bir şeyler verin." deniliyor. Ve bölümün sonunda nepotizm ile Pierpoint'te çalışan Ali (Fady Elsayed), Körfez ülkelerinden getirdiği yatırım ile odaya girdiğinde, Eric, "Tarihten bir parça satın almak ister miydiniz?" diyor. Yani, sonunda, nostalji gerçekten bir şeyler satmaya yarıyor.

Anlayacağınız o ki, bu bölüm beni o denli etkiledi ki yeniden blog yazmaya ilhamım oldu. Yazmayı, hele ki Türkçe yazmayı ne kadar özlediğimi hatırlattı bana. Üçüncü sezon finali olacak, bir sonraki, 8. bölüm hakkında yazmayı çok isterim. Sizin düşüncelerinizi duymak beni mutlu eder, eğer sizin de ilginizi çeken ve benim gözümden kaçan detaylar varsa duymayı çok isterim. Yine, 8. bölüm hakkında teorileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz. Başka bir yazıda, umarım bir daha bu kadar ara vermeden, görüşmek dileğiyle!
Devamını oku

19 Mart 2020

Succession Dizi İncelemesi (İlk 2 Sezon)



Herkese merhabalar! Bu yazıda sizlere Succession'dan bahsedeceğim. Haftalardır izlediğim ve her bölümünde beni farklı konularda düşündüren bir dizi Succession. Dizi, 2020 Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Drama Dizisi ödülünü alırken Brian Cox da dizideki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Ayrıca dizi, uzun zamandır dinlediğin en iyi Soundtrack'e sahip. Öyle ki Primetime Emmy'de En İyi Açılış Müziği ödülünü kazandı. Gelin, bu bol ödüllü diziyi yakından inceleyelim. İyi okumalar! 

Yazı dizi hakkında bolca spoiler içeriyor. Eğer diziyi henüz izlemediyseniz, "Dizi Üzerine Düşünceler" bölümünü okumamanızı tavsiye ederim.


Konu, Yönetmen, Senarist ve Oyuncular


Succession, bir aile şirketi olan Waystar Royco şirketinin kurucusu Logan Roy'un halefi olarak çocuklarından kimi seçeceğini konu alıyor. Dizinin başrollerinde Brian Cox, Jeremy Strong, Kieran Culkin, Matthew Macfadyen, Sarah Snook ve Nicholas Braun yer alıyor. Dizinin yaratıcısı ise Jesse Armstrong. Armstrong'a senaryoda pek çok farklı isim eşlik ediyor. 


Dizi Üzerine Düşünceler (Spoiler)

Dizinin ilk sezonu Logan Roy'un (Brian Cox) rahatsızlanması ile başlıyor. Kimsenin en küçük zayıflığını görmediği Logan Roy'un bu hallere düşmesi herkese onun bile ölümlü olduğunu fark ettiriyor. Ve işte bu noktada çocukları arasında sessiz bir taht mücadelesi başlıyor. Game of Thrones'ta Demir Tahtın sahibinin kim olacağını izlemiştik. Succession'da ise Waystar Royco'nun sahibinin kim olacağını izliyoruz. 
Başta da belirttiğim gibi beni dizinin en çok çeken tarafı işlediği konuların çeşitliliği oldu. Dizi şirketlerin politika üzerindeki etkisini, kadınların bu dünyada hep perde arkasında kalışını, zengin ve fakir arasındaki uçurumu anlatıyor. Dizi sayesinde ultra zenginlerin hayatına bir göz atma fırsatı buluyoruz. Malikanelerini, helikopter ve özel jet gezintilerini, networking etkinliklerini deneyimliyoruz. 
Dizinin başarılı bulduğum diğer bir yanı ise aşağıda ayrı ayrı değineceğim bu kadar ciddi konunun arasında komik diyaloglara da şahit olmamız. Greg (Nicholas Braun) ve Tom (Peter Friedman) arasındaki ilişki bunun en güzel örneği.
Aşağıda dizinin değindiğini düşündüğüm birkaç konu başlığına yer verdim. 

Basının Bağımsızlığı

Waystar Royco bünyesinde pek çok haber kanalını barındırıyor. Açıkçası ABD'deki haber kanallarının arka yüzünü bilmediğimden dizide geçen kanal isimlerini (mesela ATN) gerçek hayattakilerle bağdaştıramadım. Ancak dizide basının, tek tük haber kanalları (örn. Pierce) dışında, Logan Roy'un elinde olduğunu görüyoruz. Yani halkın izlediği haberlerin çoğu aslında Logan Roy'un penceresinden anlatılıyor. Logan Roy birini seviyor ve destekliyorsa haberlerde o kişi iyi şekilde gösterilirken, sevmediği insanlar hakkında oldukça saldırganlar haberler yapılıyor. Bu yüzden Başkanlık seçimlerini kazanmak isteyen bir adayın Logan Roy'la arası iyi olmalı. Yine bir bölümde de Azeri bir iş adamının para vererek basında Azerbaycan hakkında istediği şekilde haberler çıkmasını sağlamaya çalıştığını izlemiştik. (İlginç bir şekilde ikinci sezonun sonunda bu Azeri iş adamının Roman Roy'u (Kieran Culkin) Türkiye'ye götürdüğünü görüyoruz. Böyle bir dizide Türkiye'nin isminin bile geçeceğini düşünmüyordum. Baya sürpriz olmuştu. Tabi pek iyi bir şekilde görmüyoruz orası ayrı. :))

Dizinin çoğu bölümünde şirketin kapısının önünde eylemciler olduğunu görüyoruz. Hatta çoğu zaman bunun bahsi bile geçmiyor. Orada birisi ya da birileri ellerinde pankartlarla dururken karakterler önlerinden geçip gidiyorlar. Tabi bazen bu eylemler pasif şekilde yürütülmüyor. Hatırlarsanız bir bölümde bir eylemci Logan Roy'un üstüne idrarını atmıştı.

Politika - Şirketler

Büyük şirketlerin politika ve hatta devlet yönetimi üzerinde ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Örneğin ilk sezonda Logan Roy Amerikan Başkanı ile görüşüyor. İkinci sezonda ise gemi turlarında yaşanan olaylar (yöneticinin çalışanlarından cinsel olarak yararlanması, cinsel taciz, cinsel saldırı, göçmen / kaçak yolcuların karıştığı kazaların onlara insan gözüyle bakılmaması sebebiyle araştırılmaması) sebebiyle şirket yöneticileri Senato'da duruşmaya çıkıyor. ABD'de halka açık şirketlerin halka karşı sorumlu olduğu kabul ediliyor. Bu yüzden şeffaflık yükümlülükleri var. Dolayısıyla şirketin bu tarz skandallara karıştığı, belgelerinde hile yaptığı vs. fark edildiğinde senato karşısına çıkabiliyorlar. Mesela o sahnede de görüyoruz ki Logan Roy'la arası iyi olan bir senatör onlara yardımcı oluyor. (Tabi sonunda yine de şirketin adını temizlemek ve vekalet savaşlarını kazanmak için bir kişinin üzerine sorumluluğu alması gerekiyor. Bu kişi de Kendall Roy (Jeremy Strong) oluyor. Ancak işler beklenildiği gibi gitmiyor. Buna aşağıda Kendall Roy başlığında değineceğim.)


Bu başlığın altında Siobhan Roy'dan (Sarah Snook) bahsetmezsek olmaz. Kendisi yıllardır politikanın içerisinde. Dizinin ilk sezonunda onu farklı başkan adaylarının danışmanlığını yaparken izliyoruz. Babası Logan Roy'un ona yaptığı teklifle birlikte (tabi sonraki bölümlerde yaptığı hareketlerle bu teklifi tehlikeye attığını görüyoruz.) onun politikadan şirket yönetimine geçişine tanık oluyoruz.

Her ne kadar yukarıda her iki alanın ne kadar bağlantılı olduğundan bahsetsem de tam olarak aynı şey değiller. Evet ikisinde de olay yönetim belki... Ancak şirketlerde siyasetten farklı olarak ticari kaygı ön planda (ideal olanında :). Yine de günümüzde bu iki alanın birbirinin içine geçmiş olduğu yadsınamaz. Ünlü bir şirket yöneticisinin ABD başkanı olduğuna tanık olduk. Tabi pek çok kez bocaladığına da :)

Kendall Roy


Logan Roy'un yerine çocuklarından hangisinin geçeceğini hepimiz merak ediyoruz. Dizi boyunca her birinin karakterlerini gözlemleme fırsatı buluyoruz. Çocukların belki hepsinin kusurları var ancak biri var ki en ilginç aday o: Kendall Roy.  Kendisi eski bir uyuşturucu bağımlısı. Arada tekrar tekrar uyuşturucuya geri döndüğüne tanık oluyoruz. Kardeşler arasındaki en güçlü aday. Ancak babasının yaşına ve rahatsızlığına rağmen bir türlü koltuğunu bırakmak istememesi üzerine, Kendall Roy ayırt etme gücünden şüphe ettiği babasına karşı güvensizlik oylaması yaptırıyor. Aslında kendi safına pek çok kişiyi çekmesine karşın hem biraz kaderin cilvesi hem de babasının nüfuzu sebebiyle oylamayı kaybediyor. 

Kendall Roy, ilk sezonun sonunda bir çalışanlarının ölümüne sebep oluyor. Babasının bu olayın üstünü kapaması ve onu kurtarması ile Kendall'ın babasının esiri haline geldiğini görüyoruz. Bazı bölümler babasıyla arasının düzelme sebebinin vefa mı sevgi mi yoksa korku mu olduğundan emin olamıyoruz. Tabi dizideki tüm karakterler hakkında bu düşünülebilir. Zaten Logan Roy'un kendisi de bir bölümde eşi Marcia'nın kendisine "Seni sevdiklerinden emin oldun mu" diye sorması üzerine "Sevgi, korku, ne fark eder" diyor.


İkinci sezon boyunca intihara eğilimli olduğunu görüyoruz. Garsonun ölümünden beri içine kapandığını ve halefiyet konusunda biraz hırsını kaybettiğini izledik. İkinci sezonun sonunda ise Kendall kendisinden hiç beklemediğimiz bir şey yapıyor. Şirket belgelerinde hile ve gemi turu skandallarının sorumluluğunu üzerine almak için yapacağı açıklamada babasının tüm bunlardan haberdar olduğunu ve tüm suçun babasında olduğunu söylüyor. Bakalım Logan Roy üçüncü sezonda bu durumu nasıl düzeltecek.

Siobhan Roy


Kendisi çocuklar arasındaki en zeki ve yetenekli aday olduğu halde babası sırf kadın diye onu hiçbir zaman halefi olarak düşünmüyor (ta ki Kendall babasına ihanet edene kadar.). Zaten şirket yönetimi yerine politikayı seçme sebebinin babasına nispet yapmak olduğu birkaç kere vurgulanıyor. Hatta babasının görüşlerinin tam tersini savunan başkan adayı Gil Eavis'e (Eric Bogosian) danışmanlık yapıyor.
Şirketin bocaladığı zamanlarda Siobhan'ı sırf kadın diye şirketin yumuşak yüzü olarak kullanmaya çalışıyorlar. Dizi feminizm konusunu da Siobhan üzerinden işliyor.

Roman Roy



Yaramaz küçük kardeş. Çoğu zaman salak bulunarak dikkate alınmasa da baş hukuk müşaviri Gerri ile kurdukları ortaklık ile halefliğe oynuyor. Esprileriyle diziye renk katan bir karakter. Aynı zamanda kendisi bir şişe sütün fiyatını bile bilmediğinden babası tarafından eleştirilmiş ve bu sebeple yöneticilik kursuna katılmıştı. Kurs sırasında gösterdiği performans ile o kadar da boş bir aday olmadığını herkese gösterdi.

Zengin - Fakir

Dizinin ana temalarından birini de bu başlık oluşturuyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi Kendall Roy, garsonlarından biriyle arabadayken uyuşturucunun etkisiyle arabayı bir göle sürüyor ve kazadan kendisi kurtulurken genç adamı orada bırakıp gidiyor ve adam sabah ölü bulunuyor. Garson çocuk ölmeden önce Logan Roy'un ona bağırdığını görmüştük. Garson çocuğun ailesi Logan Roy'dan bir özür beklediklerini söyleyince, Logan ve Kendall genç çocuğun ailesinin evine gidiyorlar. Evden çıktıklarında Logan Roy kendi oğlunun da bir bağımlı olmasına ve aslında çocuğun ölümünden oğlunun sorumlu rağmen şöyle diyor: "Zavallılar, oğulları bağımlı olduğundan mahçuplar. Oysa biz öyle miyiz bizim utanacak hiçbir şeyimiz yok. İyi insanlarız." 

Yine ilk sezonda Roman'ın çalışanlardan birinin çocuklarıyla zalimce oyun oynaması üzerine Logan Roy'un müstakbel damadı Tom'un (Matthew Macfadyen) kendisine hediye ettiği saati onlara verdiğini görüyoruz. Logan Roy için her şeyin cevabı para ve herkesin bir fiyatı var.

Logan Roy'dan Liderlik Dersleri


Dizinin bir ders niteliği taşıdığı da söylenebilir. İzlerken her defasında Logan Roy'un insan yönetimine hayran kalırken buldum kendimi. Her ne kadar iyi bir insan olmasa da kesinlikle iyi bir yönetici.  Öncelikle onun yöneticilik anlayışına göre çalışanlarını sevmek ya da onlara güvenmek zorunda değilsin. İşine yaradıkları sürece yanında durabilirler. Örneğin Frank (Peter Friedman) ona ihanet ettiği halde işi düştüğünde yine ekibe aldı.

Logan Roy'un yöneticilik anlayışının püf noktalarından biri de herkesin fikrini dinlemesi. Beklemediğin biri beklemediğin bir fikir verebilir.

Logan, Pierce'ı satın almak için uğraşırken onların şartını kabul etmediği halde, Pierce onun teklifi kabul edince "Para her zaman kazanır." diyor. Yeterince paranız varsa ne olursa olsun yanınızda pek çok kişi olacaktır.

Etik ve Şirketler

İkinci sezondaki "Safe Room" bölümünde iş yerinde bir intihar olduğunu görüyoruz. Herkes bunun bir terör saldırısı olduğunu düşünüp güvenli odalara götürülüyor. Çalışanlardan birinin yaşamına ofisin içinde son verdiğini duyunca bir terör saldırısı olmadığı için herkes rahatlıyor. Kimse intiharın üzerine bile düşmüyor.

Tom "ATN: We're Listening" sloganını seçmişken, o sloganı kullanamayacağını çünkü ATN'in gerçekten insanları dinlediğini öğreniyoruz.

Waystar Royco'nun gemi turlarında kadın çalışanlarla sözleşmelerini uzatabilmek için cinsel ilişkiyi şart koşan bir yönetici olduğunu öğreniyoruz. Yine gemi turları sırasında denize düşen insanlar eğer göçmen/kaçak yolcu ise o kazalara "No-real person involved" ("Gerçek insan karışmadı") isminin verildiğini ve araştırma yapılmadığını hatta düşen insanların kurtarılmaya bile çalışılmadığını görüyoruz. 

Logan Roy tüm bunlardan haberdar olduğu ancak önemsemediği halde, ikinci sezonun sonunda gemi turları sebebiyle soruşturmaya girerken şöyle diyor: "Bu bir kültürel sıçrama. Başkalarının günahları için yargılanıyoruz."

Bu noktada dizi şunu sorguluyor: şirket yönetimi şirketin içinde dönen her türlü kabahatten sorumlu mudur? Şirketin karını yüzdelerine göre paylaşan yönetim kurulu şirketin işlediği suçlardan da sorumlu olmalı mıdır? Gemi turlarındaki kadın çalışanlardan cinsel olarak yararlanan o adam tüm Waystar Royco'yu temsil eder mi?

Sonuç 

Succession'ı çok beğendim. Üçüncü sezonunu sabırsızlıkla bekliyorum. Evden çıkmamamız gereken şu günlerde ne izlesem diye düşünüyorsanız, Succession güzel bir seçenek olabilir. :) Sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. 

Siobhan ve Tom bir koyda Tom'un suçu üstlenmesini tartışırlarken

Roy kardeşler eğlenirken

Kendall Roy Siobhan Roy'a sarılırken 

Logan Roy'un eşi Marcia ve Siobhan Roy

Devamını oku

29 Aralık 2019

Küçük Joe / Little Joe (2019) Film Eleştirisi


İngiltere, Avusturya ve Almanya'nın ortak yapımı Küçük Joe filmini izledim. Cannes Film Festivalinde gösterilen filmin yönetmen koltuğunda Avusturyalı yönetmen Jessica Hausner oturuyor. Başrollerinde Emily Beecham (Alice Woodard), Ben Whishaw (Chris), Kerry Fox (Bella) ve Joe Woodard rolüyle Kit Connor yer alıyor. Küçük Joe, Emily Beecham'a Cannes Film Festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırmıştı. Yazıda filmi ayrıntılı şekilde ele alacağım. Dolayısıyla filmi henüz izlemediyseniz doğrudan sonuç bölümünü okumanızı öneririm. İyi okumalar!

Konu

Genetik mühendisi Alice, insanları mutlu eden bir bitki geliştirir. Ancak bir süre sonra bitkinin insanlarda farklı bir etkisi olduğunu fark eder.

Film Üzerine Düşünceler 


Bilim insanı Alice, insanları mutlu eden bir bitki geliştirir. Uzun süre dayanıklı olup az bakım isteyen yeni bitkilerin aksine, bu bitki sürekli ilgi beklemektedir. Karşılığında da insanların oksitosin salgılamasını sağlayan bir koku yaymaktadır. Alice, geliştirdiği bitkisinin adını oğlunun adı olan Joe'dan esinlenerek "Little Joe" koyar. Ancak bir süre sonra Little Joe'nun yaydığı polenlerin bir şekilde insanların kişiliğini değiştirdiğini fark eder. 

Film mutluluğu, hayatın anlamını, duyguların içtenliğini ve gerçek kişiliğimizin nasıl olduğunu sorguluyor. Mutluluk nedir? Ne zaman mutlu oluruz? Bize birinin ihtiyaç duyması mı bizi mutlu eder? Filme göre bu yüzden Little Joe'yu seviyoruz. Anneleri mutlu eden de tam olarak budur: sürekli ona ihtiyaç duyan birinin olması.



Alice, Little Joe'yu onu üreyemeyecek şekilde geliştirir. Little Joe da üremek için bir yöntem geliştirir ve polenleri aracılığıyla insanları etkilemeye başlar. Böylece onun polenini soluyan insanlar onu korumak için ellerinden geleni yapmaya ve Little Joe'yu yaymaya çalışmaya başlarlar. Bu insanlar Little Joe'dan daha fazla başka hiçbir şeye değer veremez hale gelir. Artık onlar başka biri olmuştur ancak eski kişiliklerini taklit etmektedirler. Sanki kendi kendilerini oynamaktadırlar.  Aslında Little Joe'nun insanlara yaptığı bu etki, çocuklarının annelerine yaptığından farklı değil. Anneler, çocuklarını korumak için ellerinden geleni yaparlar. Çocukları hayatlarının anlamı, öncelikleri haline gelir. Sanki onların dışında hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bir kere çocukları oldu mu artık onlar eskisi gibi değillerdir. Sadece eski kişiliklerini oynamaktadırlar. 

Film aynı zamanda hayatımızın amacının üremek olup olmadığını sorguluyor. Üreyemeyen Little Joe bile, üremek için bir yöntem bulmuştur. Bulduğu yöntem öyle güçlüdür ki milyonlarca insanı etkilemektedir. Bu temayı daha iyi anlamak için filmdeki Bella karakterinden bahsedebiliriz. Bella, mental hastalık geçmişi olan ve Alice ile aynı şirkette genetik mühendisi olarak çalışan yaşlı bir kadındır. Filmden bekar olduğunu anladığımız Bella'nın Bello isimli çok değer verdiği bir köpeği vardır. Üreyememiş ve kendi deyimiyle hayatının amacını yerine getirememiş olan Bella, geçmişte intihar girişiminde bulunmuştur. 

Bello, Bella'nın hayatına yeniden bir anlam katmıştır. Ancak bir gün Little Joe'nun polenlerini soluyan Bello, artık eskisi gibi değildir. Bella çok sevdiği Bello'yu artık eskisi gibi olmadığı için uyutturur. Bu noktada da size ihtiyaç duyan varlığın bir süre sonra ayak bağı olması ve aslında olduğunuz gerçek kişi olmanıza izin vermemesi işlenmiş. İşte böyle bir durumda Bella gibi Bello'yu öldürmek zorunda kalabilirsiniz ya da Alice gibi oğlunuzun değiştiğini fark edip ondan vazgeçebilirsiniz ya da onca emek verdiğiniz Little Joe'ları öldürmeye kalkabilirsiniz.


Daha da ilginci belki de içten içe farklı birisinizdir. Ancak toplumun size dayatmaları yüzünden çocuğunuza da vakit ayırmak zorunda kalıyorsunuzdur. Belki de işinizi çocuğunuza tercih ederdiniz. Yani gerçekten olduğunuz kişiyi inkar ederek hayatınız boyunca bambaşka bir insanı canlandırıyorsunuzdur. İşkolik Alice, her ne kadar oğlunun kendisine ihtiyaç duymasından hoşlansa da aslında o olmasa işine ve kendine daha çok vakit ayırabilecektir. 



Filmin sorguladığı diğer bir şey ise duyguların içtenliğini ölçüp ölçemeyeceğimiz. Bu noktada Chris karakterine değinmekte fayda var. Chris, Alice'ten hoşlandığını söylüyor. Hatta filmin sonlarına doğru, Little Joe'nun polenlerini soluduktan sonra Alice'i de kendi yanına çekmek için ona aşık olduğunu söylüyor. Alice, Little Joe'nun etkisini fark edip iş arkadaşlarına söylediğinde, bölüm başkanı şöyle söylüyor: Kim duyguların içtenliğini test edebilir ki? Gerçekten de öyle. Bazen kendimiz bile duygularımızın gerçek olup olmadığından emin olamıyoruz. Günümüzün büyük çoğunluğunu sahte duygularla geçiriyoruz. Sahte gülümsemeler, içten olmayan üzüntüler, şaşkınlıklar...

Biraz da filmdeki renk kullanımından bahsetmek istiyorum. Her bir sahne için pastel renklerin yanında onları patlatacak canlı bir renk seçilmişti. Mint yeşillerinin arasında koyu mor, beyaz saksıların içinde kırmızı Little Joe'lar. Sakinliğin, dinginliğin içersinde bir patlama. Ayrıca, sahnelerin kompozisyonları çok başarılıydı. Filmi oynatırken herhangi bir anda durdurup fotoğrafını çekseniz çok güzel fotoğraflar çıkacağına eminim. Bu anlamda filmi oldukça başarılı buldum.

Son olarak, oyunculuklara değinmekte fayda var. Ne de olsa film Cannes'dan En İyi Kadın Oyuncu ödülü ile döndü. Emily Beecham'ın performansı gerçekten etkileyiciydi. Ancak onun yanında 2004 doğumlu Kit Connor'ı da takdir etmek gerek. Bence en iyi ikinci performans da onundu.

Sonuç

Her ne kadar filmin işlediği temalar ilgimi çekse de filmi çok beğendiğimi söyleyemem. Bence olması gerektiğinden uzundu. Ayrıca bazı yerlerde konuyu çok dallanıp budaklandırıyordu, gereksiz sahneleri vardı. Ancak kanımca, bir film sizi düşündürüyorsa iyi bir filmdir. Bu film de beni fazlasıyla düşündürdü. Oyunculuklar da başarılıydı. Dolayısıyla, filme 3.5 yıldız veriyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

You can find the English version of this review here.

Devamını oku